| Hoşgeldim... Doğdu çocuk... Acılar içinde kıvranan annenin alnında biriken minik ter tanecikleri, o daracık mekana mutluluğun resmini çizdiler. Babanın suskun ve gurur dolu gözleri çığlık çığlığa "yaşasın" diye bağırdı.
Emekledi, yürüdü, koştu, konuştu çocuk... Gün geldi ağladı, gün geldi kızdı, güldü çocuk.
"Gül"dü çocuk... Yaşamın "hüzün dikenleri"ni kırmızı rengi, masum kokusuyla birleştirmişti. Soğuk kış günlerinde nasıl fırlarsa kendini sarmalayan doğanın göbeğinden kardelenler, öylece uçmuştu ana kucağından.
Okudu çocuk... O küçük dünyanın içindeki "koccaman" hayaller, gerçekler karşısında tek tek yenilmeye başladı.
Öğrendi çocuk... Öğrendikçe gördü. Savaş, ölüm, acı, nefret, kıskançlık... Dünyanın mayasını gördü. "Ya insanlık?" diyemedi. İnsanlığı göremedi.
Düşündü çocuk... "Ne olmalı"lar, "nasıl olmalı"lar, "neyle olmalı"lar doldurdu kafasını. Soru işaretleri birbiri ardınca sıralandı. Her çözüm yeni bir soruyu doğurdu beyninde.
Üretti çocuk... Dünyanın boşluğunu, sevginin hoşluğunu tüm insanlara anlatmaya çalıştı. Koca yel değirmenlerine tek başına savaş açan Don Kişot gibi karşı koydu kötülüğe. Yaşanacaksa eğer dünyada, güdülecekse bu deve, böyle güdülmeliydi.
Büyüdü çocuk... Çok şey gördü, çok şey düşündü. Düşündüklerini yazmaya, yazdıklarını paylaşmaya karar verdi. Kendiyle, içini kaplayan yılgınlıkla mücadele etti. Bir ömr-ü heder boyunca çekilen kürekler boşa gitmemeliydi.
Yazdı çocuk... İnandı; son insan dahi yaşadıkça, birilerinin sol memesinin altındaki cevher atmaya devam ettikçe, umut her zaman var olacaktı.
...Ve çocuk, siz bu satırları okurken, üzerine düşeni yapmış olmanın huzuruyla belki de son kez gözlerini kapayacak.
...Ama her gün yeni bir çocuk doğacak umuda! |