Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 02-14-2007, 11:19 PM   #61 (permalink)
Administrator
 
**zerd@** - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2002
Nerden: izmir
Mesajlar: 27.332
Tecrübe Puanı: 86 **zerd@** isimli üye Tecrübe puanını kapatmıştır.
**zerd@** - İCQ üzeri Mesaj gönder
10 Ocak 2005, ISPARTA




Sayın Rektör,
Değerli Öğretim Üyeleri,
Sayın Konuklar,
Sevgili Gençler,

Süleyman Demirel Üniversitesi Rektörlüğü'nce düzenlenen "Eğitimin Toplum Yaşamındaki Yeri" konulu konferansta sizlerle birlikte olmaktan büyük mutluluk duyduğumu öncelikle belirtmek istiyorum.

Lâik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin temel kurumlarından üniversitelerimiz ve üniversitelerimizden yetişecek gençlerimiz, çağdaş dünyayla bütünleşme sürecinde en önemli güvencemizdir.

Ülkemizin gelişen, seçkin bir bilim yuvası olan Süleyman Demirel Üniversitesi, üniversitelerimizden beklenen ulusal ve evrensel sorumluluk bilinciyle çalışmalarını sürdürmekte, gençlerimizin yarınlarını biçimlendirmektedir.

Yüklendiği görevleri başarıyla yerine getiren Süleyman Demirel Üniversitesi, bugünkü konferansla önemli hizmetlerine bir yenisini daha eklemektedir.

Süleyman Demirel Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sayın Metin Lütfü Baydar başta olmak üzere, Üniversite'nin tüm yönetici, öğretim üyesi ve çalışanlarını, geleceğimizle özdeş tuttuğumuz eğitim konusundaki duyarlı yaklaşımları nedeniyle kutlamak isterim.

Değerli Konuklar,

Atatürk ilke ve devrimleri ışığında, benimsediği çağdaş ve evrensel ilkelerle geleceğe yönelen Türkiye Cumhuriyeti'nin, dünyanın saygın ülkeleri arasındaki yerini güçlendirmesi, 21. yüzyılın yoğun rekabet ortamında ön sıralarda yer alması temel amacımızdır.

Ülkemizde okuma-yazma oranının yükselmesi, eğitimi okulla sınırlamayan bir anlayışın yerleşmesi, eğitim hizmetlerinin yaygınlaşması ve örgün eğitim kalitesinin artması bu amaca ulaşmak için öncelikli koşuldur.

Yarınlarımızı emanet edeceğimiz genç kuşakların, özgür ve bilimsel düşünme yetisine sahip, insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğüne inanan, lâikliği yaşam biçimi olarak benimseyen, topluma karşı sorumluluk duyan, etkili iletişim kurabilen, yapıcı, yaratıcı ve üretken bireyler olarak yetiştirilmeleri ancak çağdaş eğitimle olanaklıdır.

Günümüzde ülkelerin ekonomik, toplumsal, kültürel, bilimsel ve teknik yönden ilerlemelerinde, bilgi üretimi ve insan kaynaklarının zenginliği belirleyici rol oynamaktadır.

Her insan bir toplum içine doğar; orada ya kendi yeteneklerini, becerilerini, duygularını geliştirme olanak ve fırsatını bulur; ya da tersi olur. Bu açıdan kişinin bilişsel, duyuşsal, devinişsel ve sezgisel alanlarla ilgili yetenek, bilgi, beceri ve duyuşlarını geliştirip gerçekleştirmesi için, eğitim sürecine girmesi gerekebilir. Bu açıdan bakılınca, en geniş anlamıyla eğitim, kişiyi toplumsallaştırma süreci olarak düşünülebilir. Buna göre, toplumsal gerçeklerle eğitim sistemi arasında tutarlı ilişkiler kurulmalıdır. Çünkü toplumsal gerçekleri temele almayan hiçbir sistem başarıya ulaşamaz.

Eğitim, genel anlamıyla, davranışların bilinçli biçimde geliştirilmesi ya da değiştirilmesidir. Eğitimin içeriği ve yöntemi ise, kişiyi çevreleyen toplumsal ve ekonomik koşullara, içinde yaşanan kültür ve değer yargılarına, ülkedeki insan haklarının ve eğitim bilimlerinin gelişmişliğine bağlı olarak saptanmaktadır.

Eğitimin tanımını yapabilmek için öncelikle onun uyarıcı, aydınlatıcı ve yönlendirici işlevini göz önünde bulundurmak gerekir.

Eğitim bir yandan insanda mevcut olanı uyarıcı, canlandırıcı gücüyle ortaya çıkarıp işlerlik kazandırırken, bir yandan da insanın hem idealler oluşturmasına, hem de ideallerine varan yollarda alternatifler geliştirerek çok çeşitli değer yargılarına, hayat biçimlerine uyarlanabilen yöntemlerin keşfine imkân verir.

Bir yaklaşıma göre "eğitim her kuşağın kendisini izleyecek olanlara, o güne dek ulaşılmış gelişme aşamasını korumak ve mümkünse yükseltmek niteliğini kazandırma amacıyla verdiği kültürdür."

Diğer bir yaklaşıma göre ise eğitim, "insanın kendisine tam olarak sahip olmasını ve çeşitli melekelerini iyi kullanmasını ona kazandıran çabaların tümüdür."

Eğitim, bireyi toplumsallaştıran, hem kişiliğin oluşmasına yardım eden, insanın ufkunu açan ve yaşam boyu süren bir etkinlik hem de bireye başarılı, mutlu bir geleceğe ulaşması için gerekli bilgi, beceri ve davranışlar kazandıran bir süreçtir.

Özgür, eleştirel ve sorgulayıcı bakış açısına sahip bireyler yetiştirilmesi, okul öncesinden başlayan çağdaş eğitim sistemleriyle olanaklıdır. Çevresel etkiler ve çağdaş eğitim, bireyin düşünce gelişiminin güçlendirilmesine önemli katkı sağlayacaktır.

Toplumsal gönencin artırılmasında, yaşam kalitesinin yükseltilmesinde, yenilenme ve değişim sürecinin hız kazanmasında, dünyadaki gelişmelere koşut atılımların gerçekleştirilmesinde eğitime yapılan yatırımın önemi gözardı edilemez.

Sorunları her yönüyle değerlendirebilen, başkalarının düşüncelerine önem veren hoşgörülü, evrensel düşünce ve değerlere açık bireyler, sağlıklı bir toplumsal yaşamın temelidir.

Eğitim, tüm yaşamı kapsayan etkinlikler bütünüdür. Çünkü, öğrenmede sınır olmadığı gibi zaman ve yer kavramı da yoktur.

Eğitim bireyin yaşam kalitesini ve toplumsal konumunu yükseltir. Gerçekleri, doğruları, olaylar arasındaki bağlantıları, çevresindeki gelişmeleri görme ve anlama yeteneği kazandırır. Bilgiye dayalı düşünce üretmesini olanaklı kılar, yaratıcılığını geliştirir, basmakalıp düşüncelerden, dogmalardan ve yüzeysellikten uzaklaştırır.

Bireyin ufkunu genişletir, kendini her yönden geliştirebilmesinin önünü açar, dünyasını zenginleştirir, yaşamını anlamlı kılar, yaşamdan tat almasını sağlar. Bireye sorun çözme yeteneği, sorumluluk ve güven duygusu kazandırır.

Eğitimin bireye sağladığı kazanımlar gözönünde bulundurulduğunda, Sokrates'in "Eğitim, bir düşünür rolünü üstlenerek kişideki gizli düşünceleri bilinç hâline dönüştürür." sözüyle ne anlatmak istediği, sanırım daha iyi anlaşılacaktır.

Eğitimin her aşamasında, bireyin kişiliğinin, bilgi üretme yeteneğinin geliştirilmesine öncelik verilmeli, çalışma disiplini edinmesine, güven duygusu kazanmasına öncülük edilmeli, zamanı, kaynakları ve teknolojiyi iyi kullanabilmesi amaçlanmalıdır.

Eğitim sistemi bireyi eleştirel düşünmeye, araştırmaya, sorgulamaya yönlendirmeli, ezbercilikten uzaklaştırıp, kaynaklara ulaşmayı ve öğrenmeyi öğretmelidir. Eğitimde mutlak başarı için, uygulamalı eğitim teknikleriyle, öğretme - öğrenme süreçleri daha verimli duruma getirilmelidir.

Duygu ve düşüncelerini özgürce anlatabilen, girişimci, araştıran, özdenetimini sağlayabilen, kendi haklarının bilincinde, insan haklarına saygılı, yeteneklerini kullanabilen, psikolojik ve bedensel yönden sağlıklı bireylerle toplumsal gelişimimize hız kazandırabiliriz.

Değerli Konuklar,

Eğitimin birey ve toplum yaşamındaki yerini saptama konusunda yardımcı olacağına inandığım özlü bir sözü aktarmak istiyorum.

Bir Çin Atasözü der ki; "Öğrenmek, akıntıya karşı yüzmek gibidir, ilerleyemediğiniz takdirde gerilersiniz."

Gerçekten öğrenmeye başladığımız andan itibaren, kendimizi her yönden güçlü hisseder, farklı bir dünyanın kapılarını aralarız. Tutuculuğu değil, gelişmeyi seçer, çevremizdekileri etkiler, dünyaya geniş açıdan bakabiliriz. Bilgiye açık olduğumuz, bilgiye ulaştığımız ve bilgiyi paylaştığımız sürece öğrenmenin sınırsızlığı da kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Bireysel ve toplumsal olarak sahip olduğumuz yetenek ve nitelikleri eğitim ile harekete geçirdiğimiz ölçüde, geleceğimizi de güvence altına alabileceğimizi unutmamalıyız. Bu nedenle eğitim etkinlikleri, bireyin yaşayarak öğrenebilmesine olanak tanımalıdır.

21. yüzyılın eğitim anlayışı her yerde ve her zaman eğitim ülküsünün günlük yaşama aktarılmasını zorunlu duruma getirmiştir. Her geçen gün artan bilgi birikimi ve gelişen teknoloji, diğer alanlar gibi eğitimi de etkilemiştir.

İletişim teknolojilerinin başdöndürücü hızla gelişmesi ve bilginin giderek karmaşık niteliğe bürünmesi öğrenme süresinin okul yıllarının dışına taşmasını zorunlu kılmaktadır.

İnsanların dünyadaki değişimlere uyum sağlayabilmeleri, bilgiyi edinip etkin biçimde kullanabilmeleri, öğrenmeyi yaşam boyu sürdürebilmeleri, her şeyden önce etkili öğreniciler durumuna gelmeleriyle olanaklıdır.

Bir toplumda okuma-yazma oranının düşük olması, toplumdaki iletişimi yavaşlatmakta, okuma-yazma bilmeyen yetişkinler toplumsal yaşama etkin olarak katılamamaktadır.

Bu nedenle dünyada hemen her ülkede, okur-yazarlık oranını artırma yönünde çalışmalar yürütülmekte, yetişkinlere yönelik okuma-yazma programları uygulanmaktadır. Eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması tüm ülkelerde üzerinde önemle durulan ve ulaşılmak istenen bir amaç olarak değerlendirilmektedir.

Ülkemizde okula hiç gitmemiş, okuma-yazma öğrenememiş ya da çeşitli nedenlerle öğrenimini yarıda bırakmak zorunda kalmış çok sayıda yurttaşımız bulunmaktadır. Bu yurttaşlarımızın okuma-yazma becerilerini, toplumumuzun beklentilerine yanıt verebilecek düzeyde geliştirmelerini sağlayan programların yaygınlaştırılması büyük önem taşımaktadır.

Okuma-yazma bilmeyenlerin çoğunluğunun kadın olması, çocuklarının gelişim sürecindeki gereksinimlerini karşılayarak, onları geleceğe hazırlama sorumluluğu bulunan kadınlarımızın görevlerini yeterince yapmalarına engel olmaktadır.

Toplumumuzdaki okur-yazar oranının yükselmesinde, örgün eğitimin katkısı büyük olsa da yetişkin eğitiminin ayrı yeri ve önemi bulunmaktadır.

Dünyadaki gelişmelere ayak uydurabilmemizin temel koşullarından biri, kuşkusuz, eğitim alanında ilerlemeyi sürekli kılmak ve yalnız okul çağındaki çocuk ve gençlerimize değil, her yaştaki yetişkinlerimize de gereksinim duydukları eğitim olanaklarını, hiçbir ayırım yapmaksızın sunabilmektir.

Çocuk ve gençlerine yeterli eğitimi sunamayan, yetişkinlerinin eğtimine önem vermeyen toplumların gelişmesi beklenemez.

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı "Hayatboyu Eğitim veya Örgün Olmayan Eğitim Özel İhtisas Komisyonu Raporu"nda yetişkin eğitimi; "Düzeyi ve yöntemi ne olursa olsun, ait oldukları toplumda yetişkin sayılan kimselerin, sahip oldukları yetenekleri geliştirmek, bilgileri genişletmek, mesleki ve teknik niteliklerini ilerletmek ya da bu niteliklere yeni bir yön vermek ve bir yandan kişisel gelişimlerini gerçekleştirmek öte yandan dengeli ve bağımsız biçimde sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmeye katılmak için tutum ve davranışlarında değişiklikler yaratmak üzere yararlandıkları eğitim süreçlerinin tümü anlamına gelmektedir." biçiminde tanımlanmıştır.

Aynı Rapor'da, yetişkin eğitimi başlı başına bir eğitim değil, yaşam boyu eğitim ve öğrenme sisteminin bir alt sistemi, onun ayrılmaz parçası olarak değerlendirilirken, eğitim ve öğrenmenin, okul dışında da yaşam boyu sürmesi, her türlü beceriyi ve bilginin her dalını içermesi, olanaklı olan her yoldan yararlanması ve kişiliğin eksiksiz gelişmesi için herkese fırsat vermesi gerektiği de vurgulanmaktadır.

Yetişkin eğtimi, bireyin yeteneklerini, eylemlerini, tutumlarını, davranışlarını değiştirmek, geliştirmek üzere bilgi ve beceri edinmeyi amaçlar.

"Kitle eğitimi", "yetişkinler eğitimi", "toplum eğitimi", "yaygın eğitim" gibi adlar altında girişilen halk eğitimi yetişkinlere ve okul dışındakilere yönelmiş düzenli ve örgütlü bir eğitim sürecidir.

Yetişkinler eğitiminin yöneldiği kitle yaş, akıl, öğrenme isteği, cinsiyet ve öteki özellikleri, nitelikleri birbirinden farklı kişilerden oluşmaktadır. Bu geniş kitleyi oluşturan bireylerin yetişkin eğitimi açısında önemli bir özelliği, okul dışında bulunmaları ya da ana işlerinin okula gitmek olmamasıdır.

Yetişkin eğitimi çalışmalarının yöneleceği bireylerin, okul ya da zorunlu öğrenim çağını geride bırakmış olmaları yanında bir önemli niteliği de bunların toplumda sorumlu birer rol almış, üretici duruma geçmiş olmalarıdır.

Etkin bir yetişkin eğitiminin gerçekleştirilebilmesi, konunun uzmanı, uygulanan programları başarıyla yürütebilecek yetişkin öğreticileri ile olanaklıdır.

Toplumlara, bireylere ve koşullara göre farklılık gösteren yetişkin eğitimi, kişilerin yaşamlarını kolaylaştırmakta, onları başkalarına bağımlı olmaktan kurtarmaktadır. Eğitim, kişilerin ortama ve yeniliklere uyum sağlamalarına yardımcı olmakta, kendilerinin ve yaşadıkları toplumun gelişim sürecini hızlandırmaktadır.

Türk eğitim tarihi incelendiğinde, Cumhuriyet döneminde yetişkin eğitimine öncelik verildiği, bu konuda gerekli olan kurumsal yapıların oluşturulduğu görülecektir.

1923'ten sonra ülkede, o zaman dek görülenlerle karşılaştırılamayacak kadar önemli siyasal, ekonomik, hukukî ve kültürel değişmeler gerçekleştirilmiştir. Bu değişmeler gerçekleştirildiğinde toplumun yüzde 10'u bile okur-yazar olmadığı için, bunların kitlelere benimsetilmesi ve kökleşmelerinde eğtimin oynayabileceği rol, her zamankinden fazla anlaşılmış, bu nedenle eğitime önem verilmiştir.

Atatürk, bizzat kendisi "Baş öğretmen" unvanı ile, eline tebeşiri alarak, kara tahta başında halka ders vermiş, kitlelerin eğitim düzeyinin yükselmesi için büyük çaba harcamıştır. Bu hareketi ile O, öğretmen ve eğitimcilere çok değerli bir manevi destek sağlamıştır.

Eğitim lâikleştirilmiştir.

Eğitim demokratikleşmiştir.

Özellikle tarih ve dil konularında millî bir amaca yönelme başlamıştır.

Latin harfleri kabul edilmiştir.

1924'te çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile bütün okullar Maarif Vekâleti'ne bağlanmış, medreseler kaldırılmıştır.

Kadın eğitimine önem verilmiştir. Bu alanda büyük gelişme sağlanmış, erkek-kız karışık (karma) eğitim gerçekleştirilmiştir.

1938'e kadar Atatürk'ün varlığı tüm halka ve öğrencilere, kendilerine ve geleceğe güven duygusu ve şevk vermiştir.

Türk toplumunun ekonomik, politik ve toplumsal yapısı, Batı dünyasının etkisi, bilim ve teknikteki gelişmeler, yabancı uzmanların görüşleri, Cumhuriyet dönemindeki eğitim anlayışını etkilemiş ve geliştirmiştir.

Özellikle Atatürk "Eğitim millî, bilime dayalı, işe yarar ve üretici, yeni kuşakların fazilet, düzen, disiplin duygularını geliştirici, toplumu cehâletten kurtarıcı, onun bilgi ve ahlâk düzeyini yükseltici, yeteneklerini ortaya çıkarıcı ve geliştirci nitelikte olmalıdır." diyerek eğitim anlayışının ana noktalarını ortaya koymuş ve sistemin buna göre düzenlenmesini sağlamıştır.

Bu eğitim anlayışını gerçekleştirmek üzere Köy Enstitüleri kurulmuştur.

Köy Enstitüleri gibi kurumlar, eğitim yaşamında önemli boşluğu doldurmuş, yurttaşlarımızın gereksinim duydukları eğitim olanaklarına kavuşturulmaları yönünden büyük bir hizmeti yerine getirmişlerdir.

Cumhuriyet'in, eğitim alanında gerçekleştirdiği atılımlar büyük bir başarıyı yansıtsa da, geldiğimiz düzeyi yeterli göremeyiz.

Eğitim alanındaki eksikliklerin ve dengesizliklerin giderilmesi yönünde Ulus olarak daha çok çaba harcamamız gerekmektedir. İşte bu noktada eğitimin, kesintisiz sürdürülmesi ve yaygınlaşarak tüm yurda ve toplumun geniş kesimlerine ulaştırılması yönündeki çabalar önem kazanmaktadır.

Özellikle kadınlarımızın ve genç kızlarımızın eğitim olanaklarından yoksun bırakılması, çeşitli baskılar sonucu kendilerini geliştirmelerinin engellenmesi, birey, toplum ve Devlet olarak etkin ve kalıcı çözüm üretilmesini gerektirmektedir.

2001 yılında başlattığımız, kamu kurumlarının yanı sıra, sivil toplum örgütlerinin büyük desteği, yurttaşlarımızın yoğun ilgisi ve eğitimcilerimizin özverili çabalarıyla yürüttüğümüz Ulusal Eğitime Destek Kampanyası bu kapsamda atılan adımlardan biridir. Kampanya'nın temel amacı, çağdaş eğitimden yoksun kalmış yurttaşlarımıza eğitim olanağı sunmaktır.

Üçüncü çalışma yılını geride bıraktığımız Ulusal Eğitime Destek Kampanyası'nda, bilgi insanı, bilginin sınırsızlığına inanan ve öğrenen toplum gibi kavramların gereklerinin yerine getirilmesi hedeflenmiştir.

Kampanya'yla, bölgesel, ekonomik sorunlar ve kimi yerleşik ve baskıcı görenekler nedeniyle okuma-yazma öğrenemeyen yurttaşlarımızın eğitim olanaklarından yararlanmaları, bununla birlikte kadınlarımızın el becerilerini geliştirmeleri, böylelikle aile ve ülke ekonomisine katkıda bulunmaları sağlanmaktadır.

Kadınlarımızı yaşadıkları dört duvar arasında sıkışıp kalmaktan kurtararak, üretime katılmalarının, geleceğin bireylerini yetiştirecek kişiler olarak, yaşamın her alanında etkinliklerini arttırmalarının önemi büyüktür. Bu yönde atılacak adımlar, Türkiye'nin gücüne güç katacaktır.

Süleyman Demirel Üniversitesi'nin, siz saygıdeğer bilim insanlarının, Ulusal Eğitime Destek Kampanyası'na, çeşitli etkinliklerle destek vermesi bizleri mutlu kılmaktadır. Ülkemizin aydınlık geleceğine yaptığınız katkıdan ötürü sizlere teşekkür ederim.

Bu toplantıyı fırsat bilerek, sorumlu, duyarlı ve örnek bir yaklaşımla Ulusal Eğitime Destek Kampanyası'na katkıda bulunan, ilgi ve yardımlarını esirgemeyen, başta Millî Eğitim Bakanlığımız, Valilerimiz ve Kaymakamlarımız olmak üzere tüm kurum ve kuruluşlarımıza, üniversitelerimize, sivil toplum örgütlerimize, eğitimcilerimize ve yurttaşlarımıza her zaman olduğu gibi minnet duygularımı yineleyerek, teşekkürlerimi sunuyorum.

Değerli Konuklar,

Eğitime yatırım yapan ve eğitilmiş insan gücüne sahip ülkeler, çağdaş dünyadaki ilerleme yarışında daha fazla söz sahibi olabilecekler, yenilikleri izlemek yerine yönlendirme avantajını yakalayabileceklerdir.

Eğitim yaşla, zamanla, okulla sınırlandırılabilecek bir olgu değildir. Eğitim yaşamın kendisidir. Eğitim, insanın yaşamı boyunca içinde yer alacağı bir süreçtir.

Geleceğe dönük tasarımlarımızı oluştururken, insanı yaşama hazırlayan, insanların birbirleriyle ve toplumla ilişkilerini sağlayan bir araç olarak eğitimin öneminin artarak süreceğini dikkate almalıyız.

İnsanın, en değerli varlık olduğu ve her şeyin en iyisini hakettiği gerçeği akıllardan çıkarılmamalı, insanın, biyolojik bir bütün olarak toplumsal, duygusal ve zihinsel tüm yönleriyle ele alınması ve bu tümlüğün bozulmasının doğuracağı sakıncalar gözetilmelidir.

Ülkenin eğitim düzeyi yükseldikçe eğitimden beklentiler de artmakta, eğitimi içeriği ve yöntemiyle çağın gereklerine uygun duruma getirmek, yeni çabaları ve çalışmaları zorunlu kılmaktadır.

Üniversitelerimizin, eğitim fakültelerimizin, eğitim alanında hizmet veren kurum ve kuruluşlarımızın, eğitimcilerimizin bu süreçte yol gösterici rol üstleneceklerinden kuşku duymuyoruz.

Sizler, duyarlı yaklaşımlarınızla, etkinliklerinizle, eğitim gibi yüce bir amaç için uğraş veriyor, özverili çabalarınızla ülkemizin çağdaşlaşma sürecine katkıda bulunuyorsunuz. Duyarlı yaklaşımlarınızın toplumun tüm kesimleri için yol gösterici olacağına inanıyorum.

Sözlerime son verirken, Burdur Eğitim Fakültesi'nde düzenlenen Yetişkin Öğreticisi Kursu'nu başarıyla tamamlayarak, eğitim ordumuza gönüllü olarak katılan kursiyerlerimizi yürekten kutluyorum.

Onlar, türlü nedenlerle okuma-yazma öğrenememiş ve bunun bir gereksinim olduğunun bilincine vararak eksiklerini gidermeye çalışan kişilere, birikimleri ve aldıkları eğitimle yardımcı olarak önemli bir hizmeti yerine getireceklerdir. Herkese örnek olacak duyarlılıkları nedeniyle kendilerine şükranlarımı sunuyorum.

Bu düşüncelerle, Süleyman Demirel Üniversitesi'nin değerli öğretim kadrosuna, emeği geçenlere, sevgili öğrencilerine ve katılımcılara başarılar ve esenlikler diliyor, hepinizi saygıyla selâmlıyorum.
__________________





**zerd@** isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02-14-2007, 11:49 PM   #62 (permalink)
DuVaR_HaYaT
 
Marko_pasa - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Bak işte ordan
Mesajlar: 0
Tecrübe Puanı: 0 Marko_pasa has a brilliant futureMarko_pasa has a brilliant futureMarko_pasa has a brilliant futureMarko_pasa has a brilliant futureMarko_pasa has a brilliant futureMarko_pasa has a brilliant futureMarko_pasa has a brilliant futureMarko_pasa has a brilliant futureMarko_pasa has a brilliant futureMarko_pasa has a brilliant futureMarko_pasa has a brilliant future
Marko_pasa - İCQ üzeri Mesaj gönder
seboist61´isimli üyeden Alıntı



Atamizin 2500 resmi
yapan arkadaşa helal olsun. büyük yetenekmiş..
__________________
Biz aynalarda değil, onların “SIR” rı olmuş büyük aşkların peşindeyiz.
Aynalarda aradığımız ve bulduğumuz, yalnız aşktır. Yeryüzüne düşünce sendeleyip yitirdiğimiz o büyük sır…
Siz aynayı sadece bir cam ve sırdan mı ibaret sandınız?
Marko_pasa isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 02-20-2007, 01:12 PM   #63 (permalink)
Administrator
 
**zerd@** - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2002
Nerden: izmir
Mesajlar: 27.332
Tecrübe Puanı: 86 **zerd@** isimli üye Tecrübe puanını kapatmıştır.
**zerd@** - İCQ üzeri Mesaj gönder
Atatürk'e Mektup
Sevgili Atatürk; Hayatımda ilk kez, postaya vermeyeceğim bir mektup



--------------------------------------------------------------------------------
Sana “Sevgili Atatürk” diye hitabederken, bu hitabın uygun olup olmayacağını hiç düşünmedim. Bu mektubu günümüzün siyasilerinden birine yazıyor olsaydım, onlara “sevgili” diye hitabetme cesaretini gösteremezdim; he

--------------------------------------------------------------------------------


Sevgili Atatürk;
Hayatımda ilk kez, postaya vermeyeceğim ve cevabını asla alamayacağımı bildiğim bir mektup yazıyorum. Bildiğim başka bir şey daha var. O da bu mektubun hiç bir zaman, senin eline geçmeyecek olması. Ama bunlar, sana mektup yazmama engel değil. Yazdıklarımın bir şekilde sana ulaşacağını biliyorum. Ya hissedeceksin, ya duyacaksın. Bu mektubu yazmaya mecbur hissediyorum kendimi. Birisine içimi dökmeye öylesine ihtiyacım var ki.

Bak Atam, neler anlatacağım. Sana pek de hoş olmayan şeylerden söz edeceğim. Bu bir şikâyet mektubudur. Biliyorum çok üzüleceksin. Aslında senin üzülmeni istemiyorum. Ama günümüzde yaşanan olumsuzluklardan haberin olmalı diye düşünüyorum. Daha da önemlisi, sana içimi dökmek istiyorum. Beni ancak sen anlayabilirsin. Bunları bir başkasına söyleyecek olsam, bana ne derler biliyor musun? “Aman! Boş ver. Bu düzen böyle gelmiş, böyle gider. Türkiye’yi sen mi düzelteceksin?” derler. Beni kuralcılıkla, hatta belki de işgüzarlıkla suçlarlar. İnsanlar yanlışlara alıştı artık. Kimsenin pek aldırdığı yok. Bir yanlışın herkes tarafından yapılıyor olması,insanları yanlışlara alıştırıyor. Kimse, doğruyu aramakla uğraşmıyor. Toplum olarak, bir arayış içinde değiliz, bir bekleyiş içindeyiz. Bu bekleyiş daha ne kadar sürecek, bilmiyorum.

Sana “Sevgili Atatürk” diye hitabederken, bu hitabın uygun olup olmayacağını hiç düşünmedim. Bu mektubu günümüzün siyasilerinden birine yazıyor olsaydım, onlara “sevgili” diye hitabetme cesaretini gösteremezdim; hem de onları kendime pek yakın bulmadığım için, “sevgili” yerine başka bir kelime bulurdum. Meselâ “sayın” diyebilirdim. Bugün herkes “sayın” ünvanını alabilir ama, herkes bir “sevgili” olamaz. Bilmem beni anlıyor musun.

Sevgili Atam, ben emekli bir öğretmenim. Senin, öğretmenlere verdiğin değeri bildiğim için öğretmenliğimden gurur duydum.Hep şu dizelerimi geçirdim içimden:

Gururluyum!
Çünkü ben öğretmenim.
Ulu Önder
Başöğretmen
Mustafa Kemal’in mesleğindenim.

Senin çizginde öğrenciler yetiştirmek için ,uzun yıllar çabaladım. Senin ”Tek bir şeye ihtiyacımız var: O da çalışkan olmak.” sözlerini hiç unutmadım. Yirmi yedi yıl öğretmenlik yaptım. Hep kendimi aşmaya, her yıl ,bir önceki yıldan daha başarılı olmaya gayret ettim. Şöyle geriye dönüp baktığımda, güzel şeyler yaptığımı görüyorum. Mesleğimde çok başarılıydım. Bu konuda asla mütevazi olamam. Kendime ve mesleğime saygım var çünkü. Henüz iki ay önce emekli oldum. Emekli olmaktan korkardım hep. Okulsuz, çocuklarsız yapamam sanırdım. Emekli kelimesi ürkütürdü beni. “Ne zaman emekli olacaksın?” diye soranlara kızardım. Meslek aşkı öylesine sarmıştı ki beni, mesleğimden koparsam, bunalıma girerim sanıyordum. Hiç de öyle olmadı. Emekliliğe çabuk alıştım. Çünkü , evde de çalışılabileceğini, insanlar için yararlı şeyler yapılabileceğini anladım. Şimdi evde bilgisayarımın başındayım. Yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum. Birikimlerimi ve düşündüklerimi yazabilme-anlatabilme yeteneğimi değerlendirmeyi düşünüyorum. Bunu bir görev sayıyorum. Çalışmalarım, kitap yazmaya yönelik. Bunu başaracağıma inanıyorum. Emekli olmak, herşeyden el-etek çekmek değil.

Emeklilikten bahsedince bak aklıma ne geldi Atam. Daha doğrusu hiç aklımdan çıkmıyor. Onu sana anlatmak isterim. Bunu hiç kimseye anlatamadım. Kimsenin beni anlayamayacağından korktum.

Emeklilik evraklarımı İl Milli Eğitim Müdürlüğüne teslim edecektim. O gün emekliliğim onaylanacaktı. Artık öğretmenliğim sona eriyordu. Evraklar elimde müdürlüğün yolunu tuttum.Biraz kırılgan,biraz ürkek ve biraz da adını koyamadığım duygular içinde. Evrak Kayıt bölümüne girdim. İşlemlerimin yapılması için sıramı bekliyordum. Öyle karışık duygular içindeydim ki. Ben ne yapıyordum?Yaptığım doğru muydu? Öğretmenliğim bugün sona eriyordu. Korktuğum o sona gelmiştim işte. Sanki daha emekliliğe hazır değil gibiydim. Daha doğrusu hazır olmamaktan korkuyordum. Artık bir sınıfım, bana “öğretmenim” diyen öğrencilerim olmayacaktı .Sabahleyin uyandığımda, okula geç kalmamak için acele etmeyecektim. Kendimi bir boşlukta hissetmekten korkuyordum. Emekli olunca, acaba başkaları beni işe yaramaz biri olarak mı göreceklerdi? Ben gerçekten artık işe yaramaz biri mi olacaktım? Ben yaşlanmış mıydım? Öğretmenlik yapmayacağıma göre ben ne yapacaktım?Öğretmen olduğumda onyedi yaşında genç bir kızdım. Şimdi ise kırkbeş yaşıma gelmiştim. Ama kendimi genç ve dinç hissediyordum .Öğretmenliğe yeniden başlasam ,ikinci kez emekli olana kadar çalışabilecek isteğe ve azme sahip olduğumu düşünüyordum. Öğretmenlik yapmaktan, çocuklarla haşır neşir olmaktan yorulmamıştım. Ancak herşeyin bir sonu vardı. İnsan başladığı bir şeyi nerede, ne zaman sona erdirmesi gerektiğini bilmeliydi. Zamanlama hatası yapmamalıydı. “Emekli kararını umarım yanlış zamanda vermemişimdir.” Diye düşünüyordum. Elimdeki evraklara baktım. Bir başkası için bunlar sadece bir kâğıt parçasıydı. Ama ya bana göre? O kâğıtlarda benim hayatımın tam yirmi yedi yılı vardı. Onlarda benim hayallerim,umutlarım, başarılarım, kırgınlıklarım, alın terim vardı. Başarılı bir öğretmen olmak için sarfettiğim çabanın haklı gururu vardı. Zaman zaman yaptığım yanlışlardan dolayı duyduğum pişmanlıkların ezikliği vardı. O kâğıttaki yirmi yedi yılda saçlarım ağarmış, yüzüme çizgiler çekilmişti. Mesleki aşkım,azmim, rahatsızlıklarımdan dolayı birkaç ay okula gidememenin üzüntüsü, sağlığıma kavuşunca da okuluma geri dönmenin verdiği mutluluklar ; işte hep o evraklarda gizliydi. O evraklar benim kimliğimdi. Öğretmen olduğumun ispatıydı. Yaptıklarımın,uğraşılarımın bir belgesiydi. Bu düşünceler arasında, evraklarımın kırışmaması için onları dikkatle tutuyordum. Onlar,benim için çok değerliydi.

Ben bunları düşünürken sıra bana geldi. Evrakları kaydeden memur, evraklarımı eline aldı. Üzeri kabak çekirdeği kırıntılarıyla kirletilmiş evrak kayıt defterinin açık duran sayfasını, eliyle şöyle bir temizledi. Evet Atam evet, aynen öyle yaptı. Çitlenmiş kabak çekirdekleri arasından, evraklarıma yer buldu ve kaydetti. Memurun bu davranışı, aşağılanmış,hafife alınmış duygusu uyandırdı bende. Düşünebiliyor musun Atam? Masa başında çekirdek yiyen ve çekirdekleri, benim için çok değerli olan evraklarımı kaydedeceği defterin üzerine atabilen bir memur?Öyle ya! Onun için sadece bir kâğıt parçasıydı onlar. Akşama kadar onlarca evrak kaydediyordu. Benim evraklarım da işte onlardan biriydi. O anda benim ne hissettiğim onun umurunda mıydı?

Peki Atam, soruyorum sana: Umurunda olması gerekmez miydi? Devlete otuz yıla yakın hizmet vermiş birisine, bu şekil bir muamele hak mıydı ha, hak mıydı?.....O andaki benim psikolojik durumum, severek,zevkle, özveriyle yıllarca çalışmış olmam sadece beni mi ilgilendirmeliydi?Benim duygularımın o kişi için hiç değeri yok muydu? O kişiyle ben, aynı memleketin çocukları, aynı bakanlığın mensubu değil miydik? Ülkümüz,tarihimiz bir değil miydi? Söyle Atam,değil miydi? Bir kimse, bir vatandaşına karşı nasıl böyle duyarsız olabilir Atam, nasıl? Bana verecek bir cevabın var mı?

Bir şey daha anlatacağım sana Atam. Beni çok üzen ve yaralayan bir şey: Benim devletim bana ne yaptı biliyor musun? Anlatayım , bak nasıl şaşıracaksın. Şimdi zaten neyi görsen şaşarsın Atam , neyi görsen. Ben emekli olunca devlet bana 193.400.000T.L. maaş bağladı. Bu parayla bir ailenin geçinip geçinemeyeceğini bir yana bırakıyorum. Beni asıl üzen ne biliyor musun Atam? Benim devletim, hani “baba” diye güvendiğim devletim bana bir emekli kartı çıkarmış. Ve kartın masrafı olarak ikramiyemden 250.000 T.L kesmiş. İşte bu benim çok ağırıma gitti Atam, çok ağırıma gitti. Benim devletimin bana vereceği bir 250.000 T.L. sı yok muydu? Bu kadarcık parayı bir memuruna bağışlayamaz mıydı? Benim devletim bu kadar âciz miydi Atam? Ya da devletin bir memuru , devletin gözünde bu kadar değersiz miydi?Bir memurun duygularının,devlet için hiç önemi yok muydu? Ben yıllarca devletim için çalışmadım mı Atam? Zaman zaman diğer meslektaşlarım gibi, görevimden fazlasını yapmadım mı? Mesai saati bittikten sonra , hiç ücret talep etmeden günlerce, haftalarca çalışmadım mı? Öğrencilerime ücretsiz kurslar vermedim mi? Sosyal etkinlikler için, derslerden sonra okulda kalmadım mı?.....

Yıllar önce bir köy ilkokulunda çalışırken düşmüştüm. Bacağımı onbeş günlüğüne alçıya aldıklarında; yerime bakacak bir öğretmen olmadığı için, onbeş gün koltuk değnekleriyle okula gitmiştim. Okulun tek öğretmeni bendim. Bunu yaparken ,elbette bir karşılık beklemedim Atam. Sadece öğrencilerimi düşündüm. Onların derslerden geri kalmamaları için ,rapor alıp yatmadım. Demek ki bunların hiç ama hiç önemi yokmuş Atam. Benim devletim, bir memuruna karşı bir babalık gösteremedi. Benim öğrencilerimi düşündüğüm gibi, devletim beni düşünemedi. Beni anlayamadı. Benim için 250.000.T.L.sını feda edemedi. Devleti tirilyonlarca lira zarara uğratanlar dururken, her ay düzenli vergisini vermiş bir memura, devletin bu tavrı, nasıl açıklanabilir?

Oysa ben öğretmenlik yaptığım yıllarda, maaşımın dışında devletime pek yük olmadım. Öğretmen Evinde konaklamak istediğimde,çoğu zaman yer bulamadım. Üst makamlardan biri gelir beklentisiyle birçok odanın boş bırakıldığına, ama biz öğretmenlere “yerimiz yok” dendiğine defalarca tanık oldum. Köy ilkokullarında çalışırken, sınıfımın kırtasiye masraflarını cebimden karşıladım. Tıpkı diğer meslektaşlarım gibi. Sağlık giderlerimin çoğunu da kendim karşıladım. Kullanmam gereken ilâçların çoğunu kendi cebimden karşıladığımda bana; “Devlet sana bu hakkı vermiş. Neden sevk yaptırmıyorsun?Neden bu hakkını kullanmıyorsun” dediklerinde, devletimi düşündüm .Maddi durumu benim maddi durumumun daha altında olan insanları düşündüm. Bu hakkı onların kullanmasını istedim. Kendi çapımda devletimi korudum. Ona bir de ben yük olmayayım dedim. Keşke devletim; bana çıkarttığı emekli kartının masrafını yine ikramiyemden kesseydi de, bunu “giderler” bölümüne yazmasaydı. Ben de bunu öğrenmeseydim. Devletim tarafından, ciddiye alınmadığımı bilmeseydim. Kandırılmaya razıydım. Faruk Nafiz Çamlıbel’in bir şiiri vardır. Şair, kendisini aldatan sevgilisine şöyle der:

“Ne olursun,sorunca, kıskanarak,yeni bir maceranı
-Doğru- deme.
Beni aldatmak ihtiyacını duy,bana yalan söyle.”

Devletim de keşke bana doğruyu yazmasaydı. O zaman ikramiyemden kesilen 250.000 T.L. sının farkında bile olmayacaktım. Hiç bir zaman böyle küçük hesaplar yapmadığım için, bunu bilmeyecektim. Hani bir atasözümüz var: “Babası oğluna bir bağ bağışlamış. Oğlu babasına bir salkım üzüm vermemiş.” İşte devletim, atasözündeki o hayırsız evlâdın babasına yaptığını yaptı bana. Kendimi ihanete uğramış hissettim. Devletim tarafından önemsenmediğim için üzüldüm. Benim yerime sen olsaydın, üzülmez miydin Atam ha, üzülmez miydin? Bir öğretmeninin böyle üzülmesine,gönlün razı olur mu senin?

Bilirsin, herkesin bir veya birkaç yeteneği vardır. Duyarlı bir vatandaş bu yeteneğini geliştirir, yeteneğini halkın hizmetine sunar. Benim de şiire karşı hem ilgim, hem yeteneğim var. Yıllardır şiir yazıyorum. Yazdığım bu şiirleri, yıllar önce bir kitapta topladım. Kitabımı Milli Eğitim Bakanlığına bağışlamak istedim. Kitabımdan para kazanmayı düşünmüyordum. Tek isteğim, yazdığım şiirlerin birileri tarafından okunmasıydı .Mânevi bir tatmindi beklediğim. Milli Eğitim Bakanlığına kitabımı gönderdim. Telif haklarımı ve kitabımı bakanlığa bağışlamak istediğimi , bir dilekçe ile belirttim. Aylarca,bir umutla cevap bekledim. Hiç cevap alamadım. Sonra bir dilekçe daha yazdım. Dilekçemi verdiğim tarihin üzerinden üç yıl gibi bir zaman geçti. Halâ bir cevap yok.

Diyebilirsin ki; “Kitaptaki şiirleri beğenmedikleri için, kitabı bağış olarak kabul etmek istememişlerdir.”Olabilir. Peki ama bu durumda , aldıkları kararı bana,bir yazı ile bildirmeleri gerekmez miydi? Hiç olmazsa bana bir teşekkür edemezler miydi? Ben bir fedakârlık gösteriyordum. Ama, mensubu olduğum bakanlığım duyarsız davranıyordu. Öğretmenine sahip çıkmıyordu. Onun yeteneğinden yararlanmayı reddediyordu. İşin üzücü yanı, öğretmenine bir cevap yazmayı bile zul sayıyordu. Şimdi söyle bana Atam? Benim yerime sen olsaydın, üzülmez miydin? Ben bu duruma çok üzüldüm. Hani bir atasözümüz var:”Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi bile olmamış.” Ben üzülmüşüm, bakanlığıma küsmüşüm, kimin umurunda? Ya da kimin haberi var?

Seni üzmek istemiyorum ama, yazmadan geçemeyeceğim. Türkiye Büyük Millet Meclisinin halini bir görsen, belki de bu meclisi açtığına pişman olursun. Oysa sen ne uğraşlar verdin o meclisi açmak için. Eğer kavgasız bir oturum olursa ertesi gün gazeteler, “Kavgasız Oturum” diye başlık atıyorlar. Çünkü kavgalı,dövüşlü, küfürlü oturumlar, artık o kadar olağan ki.

Bir gün sınıfımda , Türkçe dersinde bir konuyu tartışıyorduk. Öğrencilerim, tartışma kurallarını pek bilmediklerinden,sınıfta bir kargaşa yaşanıyordu. Öğrenciler ,kendi fikirlerini kabul ettirmek için heyecana gelmişlerdi. Bazıları söz almadan konuşuyor, söz almış olan öğrencinin sözünü kesiyorlardı. Her kafadan bir ses çıkıyordu, deyim yerindeyse. Tam müdahale edeceğim sırada bir öğrencim ayağa kalktı. “Öğretmenim sınıfımız, aynı Türkiye Büyük Millet Meclisine benzedi.” Dedi. Senin kurduğun meclis, bir çocuğun diline düşmeyi hak ediyor mu? Ya da hangi milletvekilinin buna hakkı olabilir?

Milletvekillerinin birbirlerine sarfettiği sözleri sana yazmaya utanırım. Eminim sen de öğrenmek istemezsin. Elbette tartışma olacak, farklı görüşler çatışacak. Ama bunlarınki tartışma falan değil. Birbirlerine tekme tokat giriştikleri,küfürlerin sarfedildiği kavgalar. Üstelik kavgaları öyle sudan sebeplerle ki, şaşarsın Atam. ”Su” dedim de aklıma geldi. Bir gün mecliste bir milletvekilimiz kürsüde konuşurken, önünde duran bir bardak suyu meclis başkan vekilinin yüzüne atmıştı. Kavga konusu, tartışma konusu hiç bir zaman memleket meseleleri ile ilgili değil. Hep, fındık kabuğunu doldurmaz konular, onların tartıştığı.

Meclis görüşmelerini ,komedi filmi izler gibi izliyorum. Ama, güldürmeyen bir komedi. Acemi oldukları için, güldürmeyi beceremeyen oyuncuların filmi gibi. Geçenlerde bir milletvekili bir önerge vermiş. Önergenin konusu ne ,biliyor musun? Şimdi belki de benim yanlış anladığımı sanacaksın. Hayır Atam hayır! Yanlış değil: Anayasamızın bir maddesindeki “kez” kelimesinin kaldırılıp, onun yerine “defa” kelimesinin konmasını talep ediyormuş o millet vekilimiz . Bunların başka işi yok mu ki Atam, böyle lüzumsuz ayrıntılarla uğraşıyorlar? Meclisin itibarını zedeliyorlar. Şimdi ben bu mektubu sana değil de onlara mı yazsaydım? Onların hesaplarında biz yokuz Atam. Ne yapıyorlarsa kendileri için yapıyorlar. Şimdi, bu mektubu neden bir başkasına değil de sana yazdığımı anladın mı?

Senin Gençliğe Hitabe’nde söylediğin, gelecekte olmasını istemediğin ama olmasından korktuğun ve bizi uyarma gereği duyduğun bazı şeyler var. Yurdumuzu bekleyen bazı tehlikeler var. Bunların neler olabileceğini ve bu durumda Türk Gençliğinin ne yapması gerektiğini söylemiştin. Söylediğin o tehlikelerin birçoğu mevcut bugün. Senin ileri görüşlülüğüne hayranım Atam. Onlarca yıl önceden, bu olumsuzlukların işaretini nasıl gördün de, bizi uyarma gereği duydun? Demek ki sen bizi çok iyi tanıyordun. Zaaflarımızı çok iyi biliyordun. Bugün, her resmi kurumda senin Gençliğe Hitaben asılı. Ama ne yazık ki, senin sözlerini duvara asmakla, yanlışlar düzelmiyor. Senin söylediklerini,istediklerini uygulamak gerekiyor.

Hani sen bize hep çok çalışmamızı söylerdin.”Millete efendilik yoktur,hizmet vardır. Bu memlekete hizmet eden, onun efendisi olur.” Dedin. Bu memleketin efendisi olmak için çalışmak yeterli değil günümüzde. “Tek bir şeye ihtiyacımız var. O da çalışkan olmak.” Demiştin. Bu sözlerini hiç unutmadım. Onun için hep çok çalıştım. Ülkeme bir öğretmen olarak hizmet vermekten gurur duydum. Elbette hatalarım oldu herkes gibi. Ama hiç ihmalim olmadı, hiç tembellik etmedim. Ama çalışanlara değer mi veriliyor günümüzde?.....

Bir gün sınıfıma müfettiş gelmişti. Teftişi yaptı. Çalışmalarımı beğendi. Bana teşekkür etti. “ Sormak istediğiniz bir şey var mı?” dedi. Ben öğrencilerimin okumalarını genel olarak beğenmiyordum. Öğrencilerimin okuma ödevlerini pek severek yapmadıklarını, pek okumadıklarını ve buna bağlı olarak da okuma düzeylerinin istediğim gibi olmadığını biliyordum. Acaba nerede hata yapıyordum?Çocuklarıma okumayı neden sevdiremiyordum? Belki de ilk okuma -yazma öğretimi sırasında bir hata yapıyordum. Bu, benim en önemli sorunumdu. Okuması iyi olmayan öğrencinin, başarılı olması zordu. Bir problemi çözebilmek için bile, anlamlı okumak gerekiyordu. İyi anlaşılmayan bir problemin doğru olarak çözülmesi mümkün değildi.

Bu sıkıntımdan müfettişe söz ettiğimde , ne dedi biliyor musun Atam? Güldü. Evet evet, yanlış okumadın Atam, güldü. Ve bana “Amaaaan Hocanım! Siz de fazla kurcalamayıverin” dedi. Benim dikkatli, titiz çalışmamı işgüzarlık olarak değerlendirdi belki de. Sen bizden hep çalışkan olmamızı istedin. Ama bizim büyüklerimiz hep başka şeylere önem verdiler. Yapabildiklerimizle yetinmeyi telkin ettiler. Tabi açık açık değil, dolaylı olarak. Daha fazla şeyler başarmak isteyenlere, çeşitli bahanelerle engel oldular. Çalışıp sivrilenleri,bir şekilde küstürdüler,onları incittiler. Benim de incindiğim zamanlar çok oldu. Ama hiç küsmedim, hiç yılmadım. Bizden , çok önemli şeyler dururken, hep gereksiz şeyler istediler. Sınıfta; senin resminin sağına mı, soluna mı Gençliğe Hitaben asılmalı? Bayrak senin resminin kaç santim üzerinde olmalı? İki bayrak mı olmalı,yoksa tek bayrak yeterli mi? Günlük planları yazarken amaç mı önce yazılmalı, yoksa davranışlar mı? Amaç cümlesinin sonu mek-mak ile mi bitmeli, yoksa me-ma ile mi bitmeli? Sınıflarda bulunması gereken Ünite Köşesi ile Resim-Yazı Köşesi bir bütün halinde mi olmalı, yoksa ayrı mı olmalı?Sınıfta; öğrencilerin boy ve ağırlıklarını gösteren grafikler var mı, yok mu? Öğrenciler alfabemizdeki harfleri yazarken, yuvarlakları sağdan sola mı, soldan sağa mı çiziyorlar? Beş rakamını yaparken ,önce yatay çizgi mi yoksa dikey çizgi mi çiziyorlar? Mevsim şeridinde, ayların isimleri arasında boşluk var mı, yok mu? Eğer boşluk varsa ,bu boşluk, öğrencinin, zamanı kavramasına engel olmaz mı?...Hep bunlara kafa yordular. Biz öğretmenlerden hep bunları istediler Atam. Asıl görevimizi, amaçlarımızı hep gözardı ettiler. Yararına inanmadığımız şeyleri yapmaya bizi mecbur ettiler. Bir yıl önce istediklerini, ertesi yıl istemediler. Önceki yıl istemediklerini, bir yıl sonra istediler. Biz öğretmenleri şaşırttılar. Tutarlı ve sürekli bir eğitim politikası uygulayamadılar. Doğruyu bulmakta hep sıkıntı çektik. Çünkü, doğrular hep değişiyordu.

Bir öğretmen olarak sana karşı mahcubum Atam. Neden diye sorarsan , seni çocuklarımıza anlatamadık. Çünkü seni anlayamadık. Anlayamadığımız bir kişiyi , öğrencilerimize anlatmamız mümkün mü? Senin altın sarısı saçlarını, deniz mavisi gözlerini öven şiirler yazdık. Ölümünü anlatan şiirleri , ağıt söyler gibi okuttuk. Seni ilâhlaştırdık. Öğrencilerimize bu şiirleri ezberlettik. Seni, insan üstü bir varlık gibi göstermeye çalıştık. Ama; 10 Kasım törenlerinde, “Atatürk 1881 de Selânik’te doğdu. Annesinin adı Zübeyde, babasının adı Ali Rıza Efendi’dir.”demekten pek öteye gidemedik.

Anma törenlerini böylece sıkıcı bir etkinlik haline getirdik. Senin ilkelerini, inkılaplarını tam olarak anlatamadık. İyi niyetle gayret ettik ama, yanlış araçlar, yanlış yöntemler kullandık. Meydanlara, caddelere, sokaklara senin adını vererek, seni yaşatacağımızı sandık. Hep görüntüye önem verdik, yüzeysel düşündük. Bir plaja, hatta bir kahvehaneye senin adını verecek kadar ileriye gittik. Atatürkçülüğü, sadece senin resmine veya rozetine indirgedik. Hani halk arasında bir tabir vardır Atam: “Seveyim derken, öldürmek” diye. Aynı onun gibi. Seni sevmenin ölçüsünü bilemedik, çizgisini çizemedik. Seni tanıtırken, sevdirmek isterken yanlışlar yaptık. Senden nerede, ne şekilde ve nasıl yararlanabileceğimizi bilemedik.

Bir gün Bolu’da bir kahvehanenin önünden geçiyordum. Bu kahvehaneleri her yerde, her zaman görebilirsin. Sayıları devamlı artıyor bunların. Kahvehane açmakta çok iyiyiz. Birçok köyde,kadınlar tarlada çalışırken, erkeklerin bu kahvehanelerde oyun oynadıklarına tanık olursun. Tarlada,bağda,bahçede çalışan kadının mesleği “evkadını”dır(!) Kahvehanede oturan erkek ise”çiftçiyim” diyebilir meselâ. Gözüm kahvehanenin içine gitti. Tıklım tıklım doluydu. Sigara dumanları arasında zor görünüyordu insanlar. Güpegündüz ne yapıyorlardı burada? Çalışacak bir işleri yok muydu? Eğer işleri yoksa, işsiz birisi kahvehanede nasıl para harcayabiliyordu? Çalışacak işleri varsa, neden işte değillerdi de kahvehanedelerdi? Kiminin elinde iskambil kâğıtları vardı, kimilerinin önünde okey ıstakaları. O anda Halim Yağcıoğlu’nun şiirini hatırladım. Sen o şiirde bize şöyle diyordun:

“Beni seviyorsanız eğer ve anlıyorsanız
Laboratuvarlarda sabahlayın, kahvelerde değil.”

Biz seni hem seviyoruz, hem senin istemediğin şeyleri yapıyoruz. Kahvehanelerde vakit öldürüyoruz. Ama her yere senin resmini asmaktan geri kalmıyoruz. Çünkü bu kolayımıza gidiyor. Bir çaba sarfetmemizi gerektirmiyor. Yakamıza senin rozetini takmakla, senin izinde olduğumuzu sanıyoruz... Yan duvarda ise,tam göz seviyesinde senin yağlı boya bir tablon vardı. İnsanlar senin resminin önünde vakit öldürüyorlardı. Oysa ben senin fotoğraflarından etkileniyorum. Senin resminin önünde yanlış şeyler yapamam ben. Şimdi soruyorum sana Atam: Sen orada, o insanları izlemekten mutlu oluyor musun? O resim, sana olan sevginin-saygının ifadesi olabilir mi?

Kahvehaneleri her zaman böyle tıklım tıklım dolu görünce senin; “Türk Milleti çalışkandır.” sözlerini hatırlıyorum. Sen bizim pek de çalışkan olmadığımızı biliyordun. Biz tembellik etmeyelim, çok çalışalım diye “Türk Milleti çalışkandır.” dedin. Hani yaramazlık yapan çocuklara; ”Benim oğlum veya kızım çok uslu, hiç yaramazlık yapmaz.” deriz ya, işte onun gibi. Bu sözlerinle bizi gayrete getirmek istedin.... İşte yurdumuzdaki çok sayıdaki kahvehane ve bunların günün her saatinde tıklım tıklım dolu olması, pek de çalışkan olmadığımızın ispatı...Bu konuda düşündüklerimin yanlış olmasını, yanılıyor olmayı isterdim. Ama ,yanılmadığımdan eminim Atam. Üzücü bir durum,ama ne yazık ki gerçek.

Hani bizlere armağan ettiğin milli bayramlar var ya Atam; 19 Mayıs , 23 Nisan , 29 Ekim , 30 Ağustos gibi. Bu bayramlarda öylesine duygulanıyorum ki, anlatamam. Trampetler, davullar sanki yüreğimde çalıyor bayramlarda. Trampetlerin her vuruşunda kalbim titriyor. İnan kalbimin yorulduğunu hissediyorum. Senin anıtına çelenk koyarken, sana saygı duruşunda bulunurken gözlerim yaşarıyor. Her seferinde şu soruyu soruyorum kendime: ”Acaba Atatürk bizi görüyor mu, bizi duyuyor mu, ya da bir şekilde hissediyor mu?” Diye. Çünkü ölümün sadece tende olduğunu, ruhların ölmediğini; ölenlerin mânen aramızda olduğunu biliyorum. Sonra çocukluğumdaki bayramları anımsıyorum. Öğretmenlerimizin,o günün imkânsızlıkları içinde, nasıl yoktan var etmek için çaba sarfettiklerini, bayramları kutlamak için neler neler yaptıklarını düşünüyorum. O bayramları özlüyorum. Bir öğretmen olarak, bu konuda öğretmenlerimizin gerisinde kaldığımız için utanıyorum. Çünkü şimdiki bayramlar eskisi gibi özenle kutlanmıyor. Törenler kısa tutuluyor. “Öğrencileri fazla ayakta tutmamak” bahanesiyle daha az öğrenci şiir okuyor,daha az etkinlik yapılıyor eskiye göre. Halk Oyunları Ekibinin gösterilerinin fazla uzun olmaması isteniyor. Böylece çocuklarımızın ve gençlerimizin milli duygularının gelişmesine engel olunuyor. Hem dini bayramlar, hem milli bayramlar “tatil” olarak görülüyor.

Bir de şu var Atam, çok rahatsızlık duyduğum: Biz yıllar önce, dört günlük Kurban Bayramı tatilini dokuz güne çıkardık .”Olamaz!” dediğini duyar gibi oluyorum. Biz yapıyoruz, oluyor Atam. Yazmaya utanıyorum ama, gerçek bu. Her yıl her Kurban Bayramında tam dokuz gün tatil yapıyoruz Dünyada, en çok tatil yapan ülke biz miyiz diye, çok merak ediyorum. Bu konuda dünya birincisi olmaktan korkuyorum. Bu uzun tatillerin ekonomimize verdiği zararı hiç hesap etmiyoruz .Sen sağ olsaydın, buna izin verir miydin? Yapılan bu yanlışı televizyonlar “Öğretmen ve öğrencilere müjde.” diye veriyorlar haber bültenlerinde. Öğretmenleri tatil meraklısı sanıyorlar. Oysa ben bir öğretmen olarak, bu tatillerden hep rahatsızlık duydum. Bu haber benim için hiç bir zaman müjde olmadı. Beni hep üzdü. Tüm öğretmenlerin aynı üzüntüyü duyduklarına inanıyorum. Velhasıl çok tatil yapıyoruz. Hep tatildeyiz Atam, hep izindeyiz. Oysa senin izinde olmamız gerekmez mi?.....

Gazetede okumuştum: Güneş tutulması olduğunda Amerikalılar, bir hesap yapmışlar. Güneş tutulmasını izlemek için işi bırakmanın, sadece kırkbeş dakika iş yapmamanın devlet ekonomisine verdiği zararı çıkarmışlar. Onlar, kırkbeş dakikanın hesabını yapıyorlar; ama biz, bir haftalık zaman kaybının bize vereceği zararı hesap etmiyoruz. Bu durumda ben,çalışkan bir millet olduğumuza nasıl inanayım?

Demiştim ya daha önce; ben emekli bir öğretmenim. Herkes bana, bu kadar yıl çalıştıktan sonra,biraz da dinlenmemi söylüyor. Ama ben hiç yorgun değilim Atam, hiç yorgun değilim. Çok çalıştım ama hiç yorgunluk hissetmiyorum. Hani sen ne demiştin: “Yorgunluk, her insan için olağan bir haldir. Ancak; insanlarda bu yorgunluğu yenecek öyle bir mânevi kuvvet vardır ki; işte bu kuvvet yorulanları, dinlenmeden ayakta tutar. Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk Gençliği amaca, bizim yüksek ideallerimize,durmadan,dinlenmeden yürüyecektir. ” İşte senin söylediğin o mânevi kuvvete sahip olduğuma inanıyorum. Eğer öyle olmasaydı,bu kadar yıl hizmetten sonra,ben de kendimi yorgun hissederdim.

Sevgili Atam! Bu, hayatımda yazdığım en uzun mektup. Senin, yazdıklarıma çok ama çok üzüleceğini biliyorum. Çünkü senin gerçekleştirmeyi düşündüğün yarının Türkiye’si böyle değildi. Yoksa sen;” Yüksel Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur.” der miydin? ”Daha başka ne haberler var?” diye sakın sorma Atam. Daha fazla üzmek istemem seni.

Sana verecek pek iyi haberim yok ne yazık. Aslında anlatacaklarım bitecek gibi değil. Yazdıklarım, rahatsızlık duyduğum şeylerin sadece birkaçı. Keşke hepsi bu kadar olsa. Ben birkaç örnek verdim sana.

Mektubuma artık son veriyorum Atam. Bana cevap yazamayacağını biliyorum. Ama bu mektubuma karşılık,bana neler söyleyeceğini adım gibi biliyorum. Çünkü seni çok iyi tanıyorum. Seni anlayabiliyorum. Bana şunları söyleyeceksin. Sağlığında söylediğin gibi: ”Başarılarda gururu yenmek; felâketlerde umutsuzluğa kapılmamak gerekir.” diyeceksin. Benden, umudumu yitirmememi isteyeceksin. Ve arkasından şöyle devam edeceksin: “Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin. Hiç kimseye yalvarmayacaksın. Memleket için gerçek ülkü ne ise,onu görecek, o hedefe yürüyeceksin.” “Bir insanın mutlu olabilmesi için, kendisinden sonra gelecek nesiller için bir şeyler yapması gerekir.” Diyeceksin. Beni, vatanım ve milletim için çalışmaya devam etmeye telkin edeceksin.

Bunları, senin söylediğini duyar gibi oluyorum. Ve umutsuzluğa kapılmayacağıma, senin çizginde yürümeye devam edeceğime ; devletime ve milletime olan güvenimi, herşeye rağmen yitirmeyeceğime söz veriyorum. Emekli olmama rağmen, insanlar için birşeyler yapmaya, birşeyler üretmeye devam edeceğim. Bundan asla kuşku duyma Atam. Sen öğretmenlerini tanırsın, onlara güvenirsin. Benim bakanlığımın gözüyle bakmazsın bana ve diğer öğretmenlere. İşte ben de bu öğretmenlerinden biriyim Atam. Yurduma ve milletime zarar verecek bir şey yapar mıyım hiç? Bunu hangi öğretmen yapar?

Sevgiler,saygılar sunuyor, ellerinden öpüyorum Atam. Bir sonraki mektubumda sana iyi haberler yazmayı çok isterim. Yalnız, o mektubu kısa zamanda bekleme Atam. Yurdumuzda güzel şeylerin olması için, sanırım çok uzun zamana ihtiyaç var. Keşke yanılıyor olsam. Yanılmayı ne kadar isterim... Gerekli olmadığını bile bile adresimi yazıyorum sana:

Kâmuran ESEN- Emekli Öğretmen / Mudurnu - Bolu
__________________





**zerd@** isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05-05-2007, 05:10 PM   #64 (permalink)
mannak
Guest
 
Mesajlar: n/a
ablacım ben bu resmi daha öncede görmüştüm çok güzel teşekkürler..
  Alıntı ile Cevapla
Alt 05-09-2007, 03:10 PM   #65 (permalink)
Senior Member
 
Allen - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2007
Nerden: DenizLi..
Yaş: 33
Mesajlar: 2.304
Tecrübe Puanı: 21 Allen is a splendid one to beholdAllen is a splendid one to beholdAllen is a splendid one to beholdAllen is a splendid one to beholdAllen is a splendid one to beholdAllen is a splendid one to behold
Ata'ya Layık Olabilme Ümidiyle..

Saygılar..
Allen isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 07-21-2007, 12:53 PM   #66 (permalink)
Senior Member
 
DOĞAN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: May 2007
Nerden: İstanbul
Yaş: 36
Mesajlar: 1.083
Tecrübe Puanı: 16 DOĞAN is a jewel in the roughDOĞAN is a jewel in the roughDOĞAN is a jewel in the rough
DOĞAN - İCQ üzeri Mesaj gönder DOĞAN - AİM üzeri Mesaj gönder DOĞAN - MSN üzeri Mesaj gönder DOĞAN - YAHOO üzeri Mesaj gönder
ellerinize sağlık
__________________





Yaz yağmuru düşer durur yüreğime
Bir küçük aşk yeter benim hasretime
Sen de benim yağmurum ol
Damla damla yağ gönlüme
DOĞAN isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11-09-2018, 10:08 PM   #67 (permalink)
Administrator
 
**zerd@** - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2002
Nerden: izmir
Mesajlar: 27.332
Tecrübe Puanı: 86 **zerd@** isimli üye Tecrübe puanını kapatmıştır.
**zerd@** - İCQ üzeri Mesaj gönder


Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti; demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olma özelliğini hiçbir zaman yitirmeyecektir.

Atatürk'ün başardığı işler mucize ve harika kabilindedir. Birkaç yıl içinde memleketinde yaptığı inkılâplar, birkaç yüzyılda gerçekleştirilmeyecek işlerdir.

Kurmuş olduğun demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti' ni ebediyete kadar yaşatacağımızı, ilke ve devrimlerinin yılmaz koruyucuları olacağımızı bir kez ifade eder, ülkemizi hak ettiği çağdaş seviyeye getireceğimize manevi huzurunda söz veririz..
__________________





**zerd@** isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11-09-2018, 10:14 PM   #68 (permalink)
Administrator
 
**zerd@** - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2002
Nerden: izmir
Mesajlar: 27.332
Tecrübe Puanı: 86 **zerd@** isimli üye Tecrübe puanını kapatmıştır.
**zerd@** - İCQ üzeri Mesaj gönder


Rüzgâr ağırdan eser, her 10 Kasım sabahı, her bir yere savurur, sararmış yaprakları. Hüzünlenir milletim, her 10 Kasım sabahı, çiçeklerle donanır, Anıtkabir yolları.

Dünya, bu savaş ve barış kahramanı büyük adamın ölümü ile yoksul düşmüştür.
__________________





**zerd@** isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 05-19-2019, 09:29 AM   #69 (permalink)
Administrator
 
**zerd@** - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2002
Nerden: izmir
Mesajlar: 27.332
Tecrübe Puanı: 86 **zerd@** isimli üye Tecrübe puanını kapatmıştır.
**zerd@** - İCQ üzeri Mesaj gönder
__________________





**zerd@** isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may değil post new threads
You may değil post replies
You may değil post attachments
You may değil edit your posts

vB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
kemal ile hasan **zerd@** Gülmece 3 12-16-2006 10:01 PM
Mustafa&Shakira düeti yeniden... **zerd@** Müzik Magazin 1 08-29-2006 08:28 PM
Mustafa abi mstq Gülmece 1 10-08-2005 06:50 PM


Şu Anki Saat: 05:07 AM


Telif Hakları vBulletin v3.6.8 © 2000-2019, ve Jelsoft Enterprises Ltd.'e Aittir.
Aşk Şiirleri | Güzel Sözler | Lazer Epilasyon | Gazeteler | Yeni yıl mesajları | Doğal Ürünler | Az ve Öz

LinkBacks Enabled by vBSEO 3.2.0 © 2008, Crawlability, Inc.

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66